HER ŞEYİ ÇOK PİS ŞEKİLDE SORGULUYORUM!
“Neden film çektiğim konusunu sorgulamak istedim.
Çünkü gerçekten beni alt üst eden, beni mahveden bir iş bu!”
Zeki Demirkubuz
Uzun zaman süren sessizliğini Habertürk’te yer alan Haluk Mertbey’in hazırlayıp sunduğu “Meseleler” programında bozan Yönetmen Zeki Demirkubuz, uzun zamandır hayata ve hayatına dair merak edilen soruları yanıtladı. 23 Nisan 2023 tarihinde canlı yayınlanan programın editlenmiş, kısmen redakte edilmiş halini sunuyorum.
Sigarayı bırakma sürecinden sonra çok tuhaf haller oldu. İçimde hiç tanımadığım yanlarım ortaya çıktı. İnanılmaz büyük sorunlar yaşadım insanlarla, ailemle… Bambaşka şeyler oldu ama çok inatçı bir adamımdır. Geriye de dönmedim; çünkü şunu fark ettim ki sigara benim her şeyimmiş. Çekilmeyeceğinden çok emin olduğum bir sürü senaryo yazdım. Onlarca öykü, düşünce yazıları yazdım. Neden film çektiğim konusunu biraz daha sorgulamak istedim. Çünkü gerçekten beni alt üst eden, beni mahveden bir iş bu. Ama yine de bu son film (Hayat) öncesi, hazırlığı, senaryo yazımı aşamasıyla nereden baksanız bir üç dört sene alıyor. İşte bir kısmı da onunla geçti. Ömür dediğin böyle bir şey zaten geçip gidiyor. Dino Buzatti’nin dediği gibi “Gündelik hayatın durağan ritmi, alışkanlıkların uyuşturucu etkisi ruhunun derinliklerine işlerken bir bakmışsın o yıl geride kalmış.” Böyle zamanla geçip gidiyor.
“Konuşmanın en yüksek ve en güçlü hali, insanın kendi kendine konuşması”
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki yani bugün bizi mahveden bütün hayatımıza değiştiren şeyler ertesi gün geçince kurtulup gidiliyor ve o gün ki saçma gündem neyse insanlar oradan sürüyor. Ben öyle biri değilim. Bunun iki nedeni var: Birincisi Türkiye’deki konuşma mecraları… Benim çok becerebileceğim şey değil. Zaten özne olmayı, özne olmak beni çok gören bir şey. Yani insanların bakışları, şunları bile beni ne derler iyi hissettirmeyen bir şey. Mesela şimdi bunu yaptık ve iki gündür heyecan içinde böyle düşünüyorum çünkü uzun yıllar sonra gerçekten ilk kez konuşacağız. Ama şimdi gideceğim, gece başlayacak, yine ‘ya iyi mi yaptım, niye gittin, böyle mi oldu’ falan diye… Dolayısıyla en önemli sebebi bu. Yani bu mecraları, bu mecralarda var olma işi çok benim her zaman yapabildiğim bir şey değil. Aslında bir parça gereklik… Aslında bir de şöyle bir yanı var işin, bu mecralar bana iyi hissettirecek. Bana o yaşadıktan sonra, yaptıktan sonra, konuştuktan sonra gece bana kötü hissettirmeyecek mecralar olsa, bir duyguluğu olsa… Her şeyi çok pis şekilde sorguluyorum. Kendimi mahvedercesine sorguluyorum. Bu sorgularda beni huzursuz etmeyecek ölçüde olsa inanın İlberi Ortaylı‘yla Ersan Şen’e taş çıkartırım. Her gün her kanalda gezerim ve herkesle de atışırım ve yarışırım. Çünkü çok düşünüyorum. Yani sabahlara kadar düşünüyorum kendi kendime…
Bence konuşmanın en yüksek ve en güçlü hali, insanın kendi kendine konuşması. Yani işte bunun en şahane ve en büyük örneği, hatta en acılı örneği Nietzsche’nin o yürüyüşler ve kendi kendine konuşması. Bu dünyanın en değerli konuşması ayrıca. Ama şimdi bırak böyle programları, bırak bu şeyleri, zaman zaman bu şeyler yetmeyince, bu kendi kendinle konuşmalar…
Evet, tweet atıyorum. O kadar bana ait bir şey ki yani Elon Mask mıydı? İşte neyse, Twitter’ın sahipleri bana bir hak vermişler, hesabımı almışım, bir de mavi tık’ımı bile almışım. Hadi bir şey söylüyorum. Bir sürü eleman… Odur, budur falan ya insan, şimdi bunu bile yürütemezken, yani Twitter’ı bile yürütemezken ve bir de bu konuda gerçekten çok bilgisizken ki onun bazı ayrıntıları varmış, yoruma kapalı bilmem ne falan… Onları bile daha yeni öğrendim. Bunu bilgisizken şimdi diğer türlü kendini ifade etme alanlarında bu kadar çok kendini ifade etmeye çalışmak biraz zor. Yoksa inanın fikirleri, düşünceleri, fikirlerini boş verin. Düşüncesi olmayan biri değilim. İlk aklına gelenlerle değil. Bu şurada şu söylediğim, şu sıradan şeyleri bile geceler boyunca her birini süzgeçlerden geçire geçire, kendini var eden, gerçekleştiren bunu yapmaya çalışan bir insanım. Bu nedenle sorun benim böyle gizemli bir adam olmam, böyle kendime şey yapmam ya da belli düşünceleri uğruna böyle yapmam değil. Bir gün ben ölmeden ya da yeteri kadar yaşlanmadan inşallah bazı mecralar da olur, çıkarım, söylerim. Ama önemlisi bu anksiyete konusunu halledemedim. O kadar ki zaten bu tip konularda kendimi sınama arzusu ya da böyle bir söyleşide falan çıkıp da kendini ifade etme cesaretini bulmamın nedeni de -kısaca anlatayım onu- öğretmen okulunda okudum ben. Orada bir hoca çok üstüme gelmişti ve orta iki sanırım ve orta ikiye kadar bütün ilk okulu ve orta biri tek bir kere parmak kaldırmadan böyle arkalarda hiçbir kere söz almadan tamamlamıştım. Fakat bir tane böyle şey bir öğretmen yani öğretmen demeye şahit olan birisi çok üstüme geldi. Bir okuma parçasını Türkçe dersinde o kadar şey o kadar utandırdı yani ondan korkuma falan değil ama özne olma korkum yüzünden ve onu okumaya çalışırken kekeme oldum ben. Bir yıl boyunca hiç konuşamadım. Bir arkadaşımla bile… Sonra başka şahane bir öğretmen, bir müzik öğretmenimiz bunu fark etti. Onun belli dersleriyle ödevleriyle yardımlarıyla yavaş yavaş halletmeye başladım. Ama o heyecanlandığım ve özne olduğum olmak zorunda kaldığım durumlarda hep kendini tekrarlayan bir şeydir. Hâlâ olur arada. Ben de böyle bir karar vermiştim ilk masumiyet zamanıydı galiba. Çıkmıyordum pek bir şeye. O zaman dedim ki ya bunu böyle bunu at bunu yani bunu şey yap bu kötü bir şey değil. Sonuçta düşüncelerini söylüyorsun filan diyerek böyle işte kendimce bir denge bulmaya çalışıyorum. İşte nitekim de buradasın. Bu programdayım evet.
Özne olma duygusunu bir türlü tam anlamıyla halledemedim.
“Ülkenin genel siyasi ve sosyal problemi, bir kimlik üzerinden varoluş meselesi”
Kimlik üzerinden varoluş dünyanın en korkunç en alçakça şeylerinden biri… Ülkenin genel siyasi sosyal probleminin de bu olduğunu düşünüyorum. Film çektim diye yönetmenim diye hani bir yerlerde sürekli şey yapmak zorunda değilim. Bir de galiba söyleyeceğim en önemli şey şu: Kendimi dinlemeyi öğrendim ve istemediğim bir şeyi, neye zorlanırsam zorlanayım, kabul etmemeyi ve buna direnmeyi ve bunun bedelini ödemeyi çok iyi öğrendim. O yüzden bana mesela kimse hiçbir şey yaptıramaz. Yani hiçbir şekilde beni hiçbir arzumla hiçbir isteğimi şey yaparak kandıramazlar. Bu konularda asla kendimi kandırmam. Bir de şunu ekleyebiliriz. Bu daha geri planda bir şey yani daha özel bir şey değil. Son zamanlarda özellikle bu Instagram’a çok bakıyorum. Gece yatmadan önce, inanılmaz bir şey bence. Bu ülkede yıllar önce biri bizi gözetliyor diye bir program vardı. Benim izlediğim iki üç program vardı. Biri de oydu. Bu Instagram hepsini güzel toparlıyor. Onlara bakıyorum, bana verdiği şey şu: hepsi hayat hakkında yani hayatımız hakkında. Ve gündelik hayatımız hakkında. Bu hayat duygusunu veriyor. Yani inanılmaz zekice şeyler görüyorum. Hatta böyle yani böyle giderse yakında bu bizim Cem Yılmaz filan işsiz bile kalabilir. Yani inanılmaz şeyler çıkıyor. Yani bu sokakta ve gerçek olarak yaşanıyor bunlar. Şimdi oradan başlıyorum. Kırk yılda bir uzun zamandır teknik sebepler yüzünden, reklamlar yüzünden televizyonu da seyredemiyorum.
“Türkiye tam bir geçiş dönemi yaşıyor.”
Türkiye tam bir geçiş dönemi yaşıyor. Yani koskoca elli yıllık bir gelenek bitti. Şimdi hep yeni bu internet filan işte yayıncılıklar. Her şey değiştiği için. Bunlara adapte olmak bir de benim gibi tutucu biri için çok kolay değil. Bir de bunlar eklenince ben çok kenarda kaldım. Ama gördüğüm kadarıyla şöyle bir ortam oluştu. Türkiye’de insanların kendinden emin olma, hatta bu kendinden emin olmayı bırakalım, bunun çok nobranlaşma, çok ötekine dönük olarak faşizan şekilde yaşama şeyi çok büyüdü. Özellikle de son yıllarda. Şimdi herkes kendine o kadar inanıyor ki ve herkes kırk dağına kadar kendiyle o kadar dolu ki ben şimdi burada bırakalım böyle bir şeyi yönetmen olayım. Yani film çeken bir adam olmayı. Bana her gece vahi inse ve hatta bunun elinde kanıtlarım da olsa, çıksam bunları anlatsam…
“İnsanlar birbirlerine karşı hiç bu kadar inansız, kendilerinden hiç bu kadar emin olmamıştı.”
Söylediğin en samimi, en canlı, en kalbi şeyleri söylediğini ki ben bunu söylüyorum ama ‘bu nereye gidiyor?’ demiyorsan o zaman da bir şey söylemenin sebepleri bayağı cılızlaşıyor. Buna da yıllardır ve geceler boyunca düşünen bir insanın psikolojik ihtiyacı diyelim. Ama bu ihtiyaçtır yani insanlarla konuşmak. Ama bu duygu gerçekten şimdi baş edilir gibi değil. Bu nedenle ben gündelik hayatta kendini esirgeyen biri değilim. Yani otobüslere binerim, taksitlere binerim, insanlarla kavga ederim, dövüşürüm, dayak yerim bir sürü şey yaşıyorum. Ama bu duygu az önce bahsettiğim şey bizim hayatımızda hiç bu kadar güçlü olmamıştı. İnsanlar birbirlerine karşı hiç bu kadar inansız, kendilerinden hiç bu kadar emin olmamıştı. Bunu kötü anlamda söylüyorum. Veya hatta böyle son zamanlarda bilmiyorum hani böyle çok mu uzatıyorum ama bir şey aklıma geliyor bu konuda. Benim çocukken yine o öğretmen okulunda okuduğum dönemdi. Bir de ben iki sene erken girdim bir de ilk okula erken başladım. Yani 9 -10 yaşında falan olmam lazım. Bir sebepten, işte bazı sebeplerden duruyor. Bir de orada okul o zamanlar öyle bir yerde… Bir de sosyalist oldum okulda. Sonra arada bir köye giderdim.
“Ülkenin yarısı diğerinin, diğer yarısı da diğer yarısının muhbiri ve ihbarcısı haline geldi!”
Köyde benim bir Mehmet Emmi vardı. Babamın emmisi… Isparta’dayız. Isparta’nın Yakaafşar köyünde… İnanılmaz bir adamdı. Ve yıllarca bu adamı ben unutup gittim. Ama son yıllarda çok anımsıyorum. Şunun için anımsıyorum, bu manzaraları görünce… Önce bu manzaralardan bir iki örnek vereyim. Instagram’dan başladık ya, anlatma sebebim buydu. Adam, biz diyorum orada, adam orada bir konuda fikrini söylüyor. Sokak röportajları… Onları çok seviyorum. Bir konuda fikrini söylüyor. Birisi şöyle geçiyor. Geçiyor ama ne duymuş olabilir ya? Saniyede gidiyor. Duyduğu bir kelimeyi o bir saniyede kodluyor, üretiyor, bir yere koyuyor, karar veriveriyor. Biri vatan haini diyor. PKK’lı diyor, bilmem ne diyor. Şimdi bir tanesi yine hatta en komiklerinden biri, adam iyi kötü fikrini söylüyor. Yazık, sonra vallahi inceledim biri o adamı, araştırdım bile. O şey diyor, onlar diyor, vatan haini diyor, bilmem. Birilerine şey yapıyor. Ya da işte laiklik üzerine bir şeyler söylüyor. Adam var ya. Yanından biri geçiyor diyor ki ağzın kokuyor diyor. Ya sana ne? Şimdi bunlar eskiden yoktu. Bunlar 1970’lerde, 80’lerde bakın, 12 Eylül’de bile o cunta generaller, polis, güvenlik güçleri, insanları o kadar kışkırtmasına rağmen bu konularda bir şey yapmak bile ihbarcılık, muhbirlik sayılırdı ve aşağılanan bir şeydi. Bu ülke ne zaman ne ara bu kadar bu konuyu geliştirdi ve ülkenin yarısı diğerinin, diğer yarısı da diğerinin, diğer yarısının muhbiri ve ihbarcısı haline geldi! Bunlarla yetinmeyip sıradan faşizm, sokak faşizmi bu kadar şey… Ben taksiye biniyorum, haberler var. Bir konuda basitçe hiç kimseye saygısızlık etmeden falan bir şey söylüyorum. Bir bakıyorum taksici hallerden hallere giriyor, turluyor, atıyorum… İşte tuttuğu partinin ya da hükümetin ya da hiç önemli değil ama bu herkes için böyle. Türkiye’de yani inanılmaz bir makro iktidar var ama bir de mikro iktidarlar da en az onlar kadar zalim. Şimdi bu halde. Şimdi Mehmet Emmi’nin bunla bağlantısına geleyim ve bunun yorumuna geleyim. Instagram sokakta, işte bugünkü insan ilişkileri falan filan bu insansızlık, herkesin birbirini düşman gibi görmeye başlaması, kimsenin kendinden başka hiçbir şeye inanmıyor hale gelmesinin karşılığı olarak Mehmet Emmi’mden bahsediyordum. Bu adam Adalet Parti’li, Demirel’i inanılmaz seven, hatta onun bir hikayesini yazmıştım; Demirel, Zincirbozan’dayken böyle tereyağı, mereyağı alıp böyle o köyde hiç çıkmadığı köyden çıkıp daha ona peynir, tereyağı götürmeye çalışan bir adam olarak onu yazmıştım bir dönemi ama çok üstüne gitmedim bu hikayenin… Yani öyle bir adam; tam bir Anadolu insanı yani klasik sağ partili, köylü bir insandı. Böyle elleri tabii hayatımda artık hiç kimsede bir de öyle bir nasır görmüyorum. Bunun bir tarlası vardı, bütün hayatını ömrünü orada harcayan bir adam… Böyle çok eski bir evde oturuyorlardı. Elektrik yok, su dışarıdan taşınarak geliyor. Böyle bir ocak vardı, duvarın içinde bir ocak vardı. Orada ateş vardı, o ateşle aydınlanırdı ev… Gaz lambalarıyla… Ben okulda o sosyalistliğin, on yaşındayım. Sosyalistiz yani bir şey öğreniyorsun, oradan kapıyorsun.
“Köye gittiğim zaman bana sigara sarardı tabakadan… Ben 9-10 yaşında başlamıştım sigaraya“
O yüzden az önce anlattığım şey, yani sigarayı bıraktıktan sonra o kadar dolmamın nedeni de oydu işte. O kadar erken başlamamdı. Onu anlatırdım işte… Toprak, o bu falan kamulaştırma, böyle dinlerdi beni. Yani düşün, 60-70 yaşında falan olmalıydı. Şimdi zaman kavramı o kadar değiştik ki. Yaşlılık geçtik, ben 60 yaşına gelip saçı sakalı beyaz atınca… Şimdi o böyle nasıl, kaç yaşındaydı, yani en fazla 60 yaşında filan olmalıydı. Yani benim yaşlarımda olmalıydı. Dinlerdi böyle, gülerdi, gözleri parlardı… Kısık, simsiyah, çocuk gibi gözleri vardı. Hiç unutmuyorum. Ve o yıllarda öldü zaten. Ona rağmen, böyle dinler benim o saçmalıklarımı, o kalabalıklarımı. Sonra derdi, aferin kara çocuk derdi. Yani şimdi ben bunu inanılmaz bir şey olarak hatırlıyorum, akşama kadar çapayla, kürekle, kazmayla, elleri o hale gelecek kadar çalışan, köylü adam, torunu yaşındaki, 10-11 yaşındaki ukala bir çocuğun gelip hiç bilmediği şeyleri ukala ukala anlatmasını, git hadi sen ne işin var bunlarla demeden inanılmaz bir anlayışla… Çünkü bunlar o köyün çocukları, kendi çocukları, diğer çocuklar için o kadar sıra dışı bir şeydi ki, bu çocuk memleket meseleleriyle ilgileniyor mu diye okuyordu artık. Bu çocuk kişilik mi arıyordu? Bu çocuk bizim yapamadığımız ve düşünemediğimiz şeyleri mi yapmaya çalışıyor diye okuyordu bilmiyorum. Yani bunu düşünerek değil, yapıyorsa da sezgileriyle yapıyordur. Bunu yapardı. Bu çok yaygın bir davranıştı. Şimdi Mehmet Emin üzerinden anlattım ama bu genel bir davranıştı. İnsanlar o hükümet yalnız, o AKP’li, bu CHP’li, o Alevi, o HDP’li, filan nedir ya? Az önceki manzara çok vahim yani, kötü. Şimdi yanından geç, şu dinliyor. Sen şey misin ya, hani bilim kurgu filmlerinde robotlar filan var ya böyle insanlar. Ondan mısın sen? Ne ara duydun adamın dediğini de kodladın, onun vatan haini olduğuna karar verdin. Şimdi bu gidişat beni en çok durduruyor. Siyasi ben düşündüklerini, inandıklarını, bedeli neyse ödemekten korkmadan yapabilen ve geçmişte de yapmış, bu konuda hapis yatmış, idamla yargılamış, başka şeyler yaşamış bir insanım. Şimdi öyle bir gereksizlik duygusu geliyor ki insana. Çünkü şöyle düşünüyorsun, savunduğun düşüncenin, mesela savunduğun partinin, mensupları yani bir anlamda arkadaşların, bir anda aynı düşündüğün insanlar bir de aynı tavır içerisinde… Bunun artık iktidarı muhalefeti kalmadı. Yani, makro iktidar… Hiç olmazsa makro iktidarın bunu yapmasının bir şeyi var. Yani doğrudan çıkarları var, elinde bir güç var, o gücü kaybetmek istemiyordur, çıkarlarını kaybetmek istemiyordur. Ama mikro güçler ne ara bu hale geldi?
Mikro güçlerin buradaki muradı ne diye bir akıl yürütelim. Tamam, bırak bir muradı, bir akıl bile yok ortada. En kötü anlamda bir çıkar duygusu bile yok. İnanılmaz bir akıl dışılık! Onu da şöyle düşünüyorum, 20 sene -yaklaşık söylüyorum- özellikle 20 sene… Bu işte kitle iletişim araçlarının, cep telefonlarının arkasından internetin gelişmesiyle bir şey oldu. Sanki yani sulara karıştırılmış, bir şey karıştırılmış gibi etkisi olan bir şey oldu. Arttı bu yıllarda inanılmaz bir histeri yaşanıyor. Yani orada da ne bir murat var ne bir akıl var ne bir çıkar var. Çıkar olsa gerçekten acımayacağım. Yani mesela daha açık bir gözlemimi söyleyeyim.
“Bir kesim, bir kesimi haksız yere kazanç sağlamak, hükümetten yarar sağlamak şeklinde çok suçluyor.“
Ben mesela hiç suçlayamıyorum bu insanları. Bu insanların çünkü şeyinde bir çıkar var. Adam belki vasıfsız. Adam belki onu bile kendine fazla görüyor hayatta. O yüzden o verilen şeyi, yardımı, desteğine, rüşveti, ne derseniz deyin alıyor. Bu sayede ne yapıyor? O adam hayatta kalıyor. Bu sayede yemek yiyor. İhtiyaçlarını karşılıyor. Az çok. Adamın zaten çok ihtiyacı da yok. Onu bir yere kadar anlıyorum. Ama bu genelin bayağı tuzu kuru insanların, bayağı böyle ihtiyacı olmayan insanların da… Bu kadar bir süre öncesine kadar, bu bahsettiğim dönemin egoları çok kışkırttığını, benlik duygusunu çok kışkırttığını ve burada toplumsal anlamda psikolojik bir sorun ortaya çıktığını düşünüyordum. Fakat bu da değil. Bence böyle akıl dışı bir histeri. 40 yılda bir televizyon seyrediğim için isim vermeyeyim. Böyle kalıyorum. Adamın dediklerini falan duymam, anlamam çok zor. Çünkü yüzündeki ifade, gözlerindeki ifade. Yani sanki bir şeylerden intikam alıyor. Ne yapıyor ya? Anlaşılır gibi değil. Bu siyasete bakıyorsun öyle entelektüel mecralar böyle. Yani bunların toplamında bende böyle bir duygu oluyor. Yani korkuyorum, yani benim burada ne işim var diyorum. Burada kime ne anlatabilirsin ki? Yani yalnızlık inanılmaz bir şey. Dolayısıyla olay böyle bir tweet var ya meşhur. Ondaki hale dönüyor. Şimdi kimse alınmasın buna ama öyle büyük hayallerim de hiçbir zaman olmadı. Gerçekten hiçbir zaman olmadı. Çünkü ben o büyük sofraların büyük lüks hayatın ötesinde basit olanın… Yani böyle çok dejenere edildi böyle şeyler. O yüzden seni seviyorum bile diyemiyor kimse kimseye. O kadar aşağılandı ki bu şeyler basit gerçekler. Neyse ona da teslim olmayalım. Söyleyelim. Ben basit olanın yani atıyorum işte öyle çok mükellef bir sofra. Hani bunu örnek olarak veriyorum. Yerine böyle bakkala bana gidip böyle bir domates iki bir şey alıp da onu böyle kendini yapıp tertemiz olduğunu bilerek ama tertemiz. Ve bunu kendi paranla kendi yemeğine bir gram çalmadan, hırsızlık yapmadan, insanlara minnet etmeden, yalakalık yapmadan alıp o yemeği yapıp, onun bir tabağını yiyip bir tabağında buzdolabına koyup, ertesi gün gündüz yada akşam dolapta yemek var hissiyatını içine rahatlamasını bilen çok iyi biliyorum. Sadece bu değil. Böyle ufku dar işte ne derler şey bir insan değilim. Yani bir sürü şey de yaşadım. Bu yönetmenlik beni inanılmaz şeylere de gösterdi. Dünyanın en güzel otellerinde de kaldım. Dünyanın en güzel yemeklerini de yedim falan. Bunlardan geriye kalandan bahsediyorum. Şimdi bu yüzden öyle çok dirediğim, çok hayalini kurduğum falan bir şey yok. Çok basit ya. Az önce anlattıklarımın tersi. İncelik zarafet işte. Şöyle dinleyip bu arkadaş ne diyor deyip böyle gidip oradan rol çalmadan, onu hakaret etmeden, onu dinleyip eğer öyle düşünmüyorsa ya ben de bir şey söyleyebilir miyim? Yani buradan duydum deyip başka bir şey söylemesi. Yani az olanı paylaşmak da olabilir, bir şey de olabilir. Yani ve bu ülke… İnanın yani eskiden hiçbir zaman belli açılardan özellikle gül bahçesi değildi. İnanılmaz vahşi hayatlarımız vardı ama böyle yoktu yani. Arkadaşlık, arkadaşlık gibiydi. Dostluk, dostluk gibiydi. Komşuluk, tabii ki bakın bunları böyle şey çizmiyorum. İnanılmaz korkunç şeyler de oluyordu bir bakıma. Bunları yitirince bunlar bizi bayağı şey yaptı. Bugünkü bu bahsettiğimiz panik, bu anksiyeteler, bu herkesin kötücüllüğünün kaynağı zaten bunlar. Bu değişim o kadar hızlı, o kadar vahşi şekilde gerçekleşiyor ki insanlar panik oldular. Biz zaten sorgulayan, anlamaya çalışan, bir şeyi sebepleriyle kavramaya çalışan insanlar değiliz. Her şeyin sonuçlarını yaşarız. Yani şeyi hatırlayın. Pandeminin ilk günü, ilk gün Sağlık Bakanı’nın ilk ölü açıkladığı günü hatırlayın. Yani ülke derin bir sessizlikti ve herkes o ilk ölü… Bu ülkede her gün bir ton insan ölüyordu. Trafik kazasında, sokakta birbirini vurarak. Ama o başka bir şey. Şimdi bir buçuk sene, hala aklım almıyor. Bir buçuk sene falandı galiba. Hala aklım almıyor. Bu! nasıl evlere biz hapse olduk, bilmem ne olduk. Şimdi ya bir günde unutuldu. Deprem. Yani Türkiye tarihinin, insanlık tarihinin belki en büyük depremlerinden biri oldu. Bu kadar büyük aynı anda. İşte bunların hiçbir şey olamaz. İlk günlerde öyle şudur budur. Kimse kimseyi konuşturmuyordu bile ya! Çocukları bile susturuyorduk. Sonra ne oldu? Bir anda depremin acısı mı geçti? Her şey iyileşti mi, güzelleşti mi? Ne oldu şimdi? Kimsenin umurunda değil. Yani bahsettiğim şey, bunların tam tersi. Yani dolayısıyla öyle büyük bir hayal değil.

“Ben ne kadar düşüncelerimle pesimist isem ne kadar kötü olana, karanlık olana ilgi duyuyorsam, tanrı bana öyle bir kalp vermiş ki inanılmaz bir yaşama sevincim var.“
Fakat bunu aslında ne zamandır böyle biraz dalga geçerek açıklamak istiyordum. Hatta bir tweet atarak bunu yapmak istiyordum ama madem şimdi aklıma geldi, burada kısmet de oldu. Açıklayayım. Bir de hani bunları bunun teknik bir nedeni var. O tweeti silmemin ve şey olmasın. Bu sebeplerden dolayı yazmıştım. Bu anlattığım sebeplerden dolayı. Öyle büyük beklentilerle değil. Ama silmemin nedeni de şu oldu. Şimdi o gezi dönemiydi, başka şeylerdi. Şuydu, buydu yani. Ama az böyle garip şeyler yaşıyorduk. Ben de böyle çok kendime kötü ve zayıf hissettiğim bir dönemdi galiba. Fakat yine de öyle bir tweet yazacak kadar böyle umutsuz şey biri değilim. Yani gördüğünüz gibi yani son derece canlı biriyimdir. Yaşamı, bu kadar hani varoluşçuluğu yaşamama rağmen yaşamayı severim. Bana rağmen bir hayat sevincim var. Ben ne kadar düşüncelerimle pesimistsem, ne kadar kötü olana, karanlık olana ilgi duyuyorsam. Vallahi Tanrı bana öyle bir kalp vermiş ki inanılmaz bir yaşama sevincim var. Çok şaşırıyorum buna. Ve zaten çok çelişiyorum da bu durumda. Dolayısıyla öyle bir şeyi de yazacak biri değildim. Fakat bu dönem şimdi çok iyi de hatırlamıyorum. Yeraltı filmini yapmıştım. Yeraltı filminden sonra. Yani o tabii belli bir şeylerin birikmesinin ardından biraz daha şimdi hem bu sayede şeyi konuşmuş oluruz. Biraz daha hani soyut olandan daha pratik şeyleri konuşmuş oluruz. Ya o güne kadar şöyle bir şey olmuştu Yazgı diye bir film çektim. Mesela Masumiyet filminden sonra bana böyle kardeşim diyenler, böyle zeki, tanımadığım insanlardan bahsediyorum falan. O Masumiyet filmi şöyle böyle deyip hani onun üzerinden bir hukukumuz, arkadaşlığımızın olduğu insanlar… Bunlar, muhalif çevrelerden bahsediyorum. Yazgı filminden sonra bazıları, -yani isim versem gerçekten inanamazsınız- ya filmde avukat mesela şeyi elemanı o bizim tuhaf elemanı işte yargılanırken zaten hani bu ifade işkence altında alındı, bunun önemi yok diyor Zaten onu o çocuk yapan o filmi çekmeye değer gösteren o. Yok bana kimse işkence falan etmedi diyor. Ha bunu inanılmaz entelektüel muhalif solcu falan bu insanlar. Bunu inanılmaz tuhaf karşıladılar. Sonra benim mesela faşist olduğuma dair yazılar yazdılar. Başka şeyler oldu falan filan…
“Ben çabuk yaralanan biriyimdir.”
Şimdi bu böyle birikti birikti, bunlar bende yer eder. Ben çabuk yaralanan biriyimdir. Yani yaralarıma teslim olmam ama yaralanırım. Yeraltı filminden sonra bu inanılmaz arttı. Ya kardeşim ben bir filmi çekiyorum. Ben fikrimi söylüyorum. Yani iktidarları işte fikir hürriyeti yok. O günler mikro iktidarının da karşılığı bu. Böyle yardım ettiğim bazı insanlar dahil…
Ya o filmden sonra böyle bir garip bir şey oluştu. Böyle şimdi anlatmayacağım tabi ne olduğunu… Ama o filmden sonra çok tuhaf şeyler yaşadım. Bu çok kırıcı ve kötü geldi bana. Aslında bu twit’i sonradan herkesin okuduğunun herkesin görmek istediğinin aksine, o sebeplerle atmıştım. Sonra çok şaşırdım yani twit acayip bir şey oldu. Böyle nasıl şey oldu. Sonra dedim ki ‘lan burada bir sorun var’. Ben bu twit’i bu niyetle atmadım. Ama bir şey oluyor memlekette o twit’e şey yapıyorlar. Adam otobüste problem yaşıyor o twit’i. Ülkede bir şey oluyor. Bir hükümet bir karar alıyor o twit’i. Yani buna da açıkçası böyle içimden başka bir gerçeği bilip de o gerçeğin dışından böyle okunması, böyle şey yapması. Zaten bununla ilgili en başında anlattığım şeyler var. Yani bir şey yapıp sonra gidip kendimi kötü hissetme, hissetmemden kaynaklı. O da şöyle oluyor. Bir hükümete sinirleniyorum, hepsini silip atıyorum. Ondan sonra diyorlar ya deli yine twit’leri silmiş. Yani onun hikayesi daha aşağı yukarı böyle. Yani aslında bunlar biraz kişisel hikayeler. Yani çok insani, çok kendime dönük olarak yaptığım şey bir bakıyorsun, okunuyor. Hani bambaşka okunuyor. Ama o okumayı da anlayabiliyorum. Ama orada bir silme seçeneği de olduğu için belki de bazı şeylerden öcümü bu şekilde alıyorum.
Birkaç yazıya rastladım. Pozitif. Hayır, böyle olmaz. Bu ülke bir gün düzelecek. Şöyle olacak, böyle olacak. Bazı arkadaşların bayağı üşenmemişler. Benim pesimistlikle suçlayıp, haklılar da kendilerince.
Şimdi bir şey yazarken yani şurada bile bir miktar var. Gördüğüm gibi elimden geldiği kadar şey olmaya çalışıyorum. Ama yani işte evinden çıktığın zaman, sokağa çıktığın zaman hani biraz bazı şeyler mecburen değişiyor. O da yani öyle bir şey yazarken hani insanlara biraz daha hani onu dikkat ediyorsun, estetize ediyorsun belki. Yani o yüzden biraz bence hani ben abartıldığını düşünüyorum yine de. Yani böyle bir ülkede yaşadığımız için…Yani şimdi devlet, hükümet, insanlara iyi davransa yani yarı yarıya bölünmesek. Eee ya sen şusun, ben buyum demese. Herkese böyle hani o vatandaşlık hukuku sağlam bir anayasa olsa o Anayasa’nın altında herkes eşit olsa, herkes kendini güvende hissetse, herkes şey olsa. Zaten bu kavgalar, bu dövüşler de bu vaziyete gelmez. O zaman da kimse böyle bir şeyi yazmaya da ihtiyaç duymaz. Şimdi böyle bir ülkede yaşadığımız için ve biz bir de yani toplumsal olarak çok zayıfladık. Yani bu toplum eskiden daha güçlüydü. Hani sorunlar karşısında, başka felaketler karşısında, yani şimdi böyle yaşlı insanlar gibi konuşmak istemiyorum. Ama o 70’leri, 80’leri, bu ülkede neler oluyordu! Yani mesela TARİŞ Ayaklanması diye bir olay vardı. Duydun mu? Fatsa olayları vardır. O olaylar vardır. Neler oluyordu? Kimse kimseye böyle terörist biri demiyordu. Oluyordu. Şimdi bu dinamikler artık çok değişti. Ülke yani sokakta insanlar vuruluyordu, o oluyordu, bu oluyordu falan ama herkes bir şekilde yaşamına devam ediyordu işte. Yani yaşam şey oldu. Bir yere gidiyordu. İnsanların buna rağmen umutları vardı. Herkes buna geçer. Şimdi bir şey oldu. Yani bu anlamda o kadar kötü şeyler de olmuyor ama insanlar çok kırılganlaştı. Toplum az önce söylediğim gibi inanılmaz hassaslaştı. Büyük bir histeri midir nedir? Yani onu da ben anlamaya çalışıyorum. Bir şey geçiriyor.


Dolayısıyla böyle bir olay oluyor. Herkes bir anda, ya o tweet de yemin ediyorum bu niyetle yazmamıştım. Sanki bunların ifadesi haline geldi. Ya adam doktora gitmiş doktor bunu muayene etmemiş. “Bu ülkeye dair hiçbir şeyin hiçbiri….”
Kendini ayırmak bana dünyanın en aşağılık ve en alçakça şeylerinden biri gibi geliyor.
Şimdi benim gibi bir adamın öyle bir şey (acı) duymaması mümkün. Yani şimdi zaten bazı fırlamalar var. Sürekli ağabey nasıl acı duymuyorsun… Söyle biz de arada bir baktığım zaman böyle rastlıyorum bunlar. Olur mu öyle şey? Yani bir defa hani bu utanç verici bir şey. Yani kendini bu kadar önemsemek… Kendini bu kadar imtiyazlı hale getirmek. Kendini bu kadar insanların kaderinden ayırmak. Hele benim gibi bir adamın asla yapamayacağı bir şey. Yani bu konuda inanılmaz örnekler de verebilirim. Benim için her şey söylenebilir. Yani iyi şeyler söylenebilir. Kötü şeyler belki daha çok söylenebilir. Psikopat denilebilir. Manyak denilebilir. Şu denilebilir. Kendini beğenmiş denilebilir. Ama ben mesela şu konuda kendimi o kadar iyi biliyorum ki: İmtiyazlık. Kendini ayırmak bana dünyanın en aşağılık ve en alçakça şeylerinden biri gibi geliyor. Hele bu yaşanan acılar konusunda.
Askeri hapishanesinden inançlarımı yitirdim. Marksizm’le hesaplaşmaya başladım.
Ben mesela hapishanede bir sürü oradan arkadaşlarım, hatırlarlar herhalde bilmiyorum. Tam böyle yani çok özel bir dönemde o 12 Eylül hapishanesinden bahsediyoruz. Askeri hapishanesinden bahsediyoruz. Ortasında ben inançlarımı yitirdim. Marksizm’le hesaplaşmaya başladım. Anladım bu mümkün değildi. Neyse o konulara çok girmeyeyim. Kimseyi de üzmek istemiyorum. Fakat idare bir taraftan inanılmaz şekilde böyle bağımsız kovuşlar açıyor. Hani oradaki direnişi ki o direniş hayatımda gördüğüm en namuslu, yani onur herkes siyasi diyor ama siyaset değil. O direk insanlık onurunu korumak için yapılan bir şeydi. Böyle tek tip elbise giyilmiyor. Komutanım denilmiyor. İşte bütün o baskılara falan karşı geliyoruz.
Metris terimiyle bazı şeylerde, -bu anlattığım şey daha çok metriste oldu- yani mesela bayramlarda açlık grevlerinde bayramlarda kebap falan kokuları yapıyorlar. Ben işte yoruldum, ben vazgeçtim diyen tutuklulara özel bölümler açıyorlar. Baya açık ziyaretler yapıyorlar. Ben şimdi Marksist olmadığımı söylüyordum. Yani yabancılaşmıştım o düşünceye. Ama orada o durumda iken bile kendi kaderimi, yanımdaki arkadaşlarımın dostlarımın yıllardan beri beraber yüz yüze olduğumuz, göz göze baktığımız arkadaşlarımdan ayırmanın utanç verici olduğunu düşündüğümden çıkana kadar ben o şeye devam ettim. Yani o tavra devam ettim. Onlarla beraber yine işkence gördüm. Ha ne yapıyordum? Mesela eğitim çalışmalarına katılmıyordum. Bana beni ilgilendirmez diyordum. Bir de çocukluğum da aslında. Ben falan ama asla kendi kaderimi onlarınkilerle ayırmadım. Ben şu anki meseleyi toplumsal olarak da öyle görüyorum. Bu yüzden sürekli imtiyaz istemenin kimlikler üzerinden kendini ayırmanın, ben şuyum, ben buyum diyerek bir şey yapmanın, dünyanın en büyük alçaklıklarından biri olduğunu düşünmemin nedeni bu zaten. Şimdi böyle bir insanım.
Deprem olmuş. Yani bilmem ne olmuş. Yani bir de uzun zamandır 10 senedir fotoğraf çekiyorum. Bir yerlere gidiyorum. Anadolu’ya gidiyorum. Geceleri çıkıyorum. Bir şeyler yapıyorum falan… Neler görüyorum ya… Şimdi küçücük çocukların neler yaşadığını ve bir şey de yapamıyorsun. Bir şey yani yapsan acı azalır. Çünkü en azından biraz böyle vicdanını rahatlatmış olursun. Ama bir şey de yapamıyorsun. O zaman nasıl acı duymayacaksın? O yüzden öyle bir şey tabii ki yok. Bu vesileyle bana ikide bir salça olup, ağabey o acı duymamaya nasıl becerdin diyen tipler de birazcık uzak dursun.
27 gün kimseyle konuşmadım
Bu mesela ilk sorunun da cevabı olmuştur. Öyle biri diyelim yani. Şair, Nazım Hikmet konuşmayı şehvetle seven insanlar vardır diyor ya. Ama bu kadar böyle olmasına rağmen, mesela geçen sene miydi? Belki 27 gün kimseyle konuşmadım mesela. 27 gün sonra biriyle konuşurken konuşmayı unutmuşum. Yemin ediyorum böyle dilim falan dolaştı, saçmaladım falan… Yani belki onun etkisi, belki şey ama asla öyle ilk başta sorduğum gibi gizemli sebepler değil. Ama insan gerçekten neyi sevdiğini, neyi sevmediğini, neyin kendisine ait olduğunu, olmadığını, kendisinin neye ait olduğunu bunları bilmeli ve sorgulamalı. Bunlara karşı bir mesafe, bir tavır oluşturabilmeli.
Bu ülke, yoksul bir ülke, bunu kabul edin.
Depremle alakalı çok konuşabileceğimiz bir şey de değil. Yani ne yapacaksın? Yani belki iki üç şey söyleyebilirim. Yani o gün onun duygusuyla, acısıyla, hani böyle aklıma gelen, kendi kendime sayıkladığım şeyler. Hani bu kader, hani bunu şeye -şimdi çok kızabilirler- kader ama sağlam evler yapmakta irade… Yani şimdi bu, bilmiyoruz nereden geliyor bunun kaynağı, ne oluyor. Ama iyi evler yapacaksın, bu teknik bir konu. Şimdi bu, yani o yüzden çok fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Bir de şunu ifade edebilirim belki, iyi bir devletin, sorumluluğunu yerine getiren bir devletin, şimdi deprem zedeleri, depremden zarar görmüş insanları bir kenara bırakıyorum, diğer insanları da kendine bu kadar suçlu hissettirmemesi gerekiyor. Ben neden suçluluk içinde kıvranıyorum? Bir şey olmuş. Benim bunda hiçbir suçum yok ki. Ben duyarsız bir insan değilim. Ülkesini sevmeyen, insanlarını sevmeyen, bunlara acımayan, bundan acı duymayan bir insan da değilim. Ama ben sürekli kendimi, ya insanlar kıvrandılar ya. Herkes kıvrandı, herkes ne yapabilirim falan… Ve sonra zaten bunun insanlığı, bu durumun insanlara yüklenmesi bir süre sonra ters tepmeye neden oluyor. Çünkü insanlar kendileri kendi hayatlarını mı yaşayacak, kendi sorunlarını mı çözecek. Hangi birine zaten bu ülke, yoksul bir ülke, bunu kabul edin. Yani öyle şeylerle olmuyor bu işler. Hani birtakım video şeyleriyle bu ülkeyi olduğundan daha farklı, bu ülkeyi, yoksulu, her gün ben çıkıyorum. Özellikle salı günleri, giyiyorum kramponları falan, yürüyorum yani. Maçtan önce de yürüyorum. Bir altı yedi kilometre, buradan dikilitaşa kadar ya da başka yerlere kadar. Dilenciler, sokakta yatanlar, yani zaten her gün suçluluk içinde yaşıyoruz. Deprem vergisi ödüyoruz, baskı görüyoruz, bunu ödüyoruz, şunu ödüyoruz. Devletin buna göre oluşumları var. Bunu bu kadar suçlu hissettirmeyin.
Galiba Hatay’daydı. İnsanlar marketten paralarıyla su bulamadıklarını söylüyorlar. Ya su ya! Benim en büyük korkum bu arada. Yani susuz kalmak. Adam parasıyla içecek su bulamadığını söylüyor. Ne oldu bir anda? Şimdi halkın, insanların o suçluluk duygusuyla o çaresizlikle yapabileceği yardım budur. Bir de biz kimse kusura bakmasın ama böyle bir toplumuz. Bir şeyi bir kere yaparız, en erdemli şey bile olsa. İki kere yaparız. Üçüncü de aman, ben mi ilgileneceğim her şeyle deriz. İyi niyetli ya da kötü niyetli.
JAPONYA’NIN SARI ŞAPKALI ÇOCUKLARI
Neden Almanya, Almanya? Neden Japonya, Japonya? Sebebi bu. İki ay önce Japonya’ya gittim. Şeyi gördüm, inanın gözlerim doldu ya, inanamadım. Sarı şapkalı çocuk olgusu diye bir şey var. Duydunuz mu hiç?

Şimdi ilkokul çocukları ya da anaokuluna giden çocukların bir kısmı, çocuklar sarı şapka takıyorlar. Anlamı şu: İlk önce öyle başlamış. Yani bu işler, okul işleri başladığında bazı aileler çocuklarını okula gönderemiyorlar. Çalıştıkları için ya da başka sebeplerle. Ve bu da tabii tehlikeli bir şey, korkuyorlar. Riskli bir şey, acaba bir şey mi olur falan diye. Sonra artık kimin aklına geldiyse, kim yaptıysa, bu durumdaki yani ailesiyle değil, yalnız başına okula giden, sokaklardan filan tek başına geçen ya da arkadaşlarıyla geçen çocuklara sarı şapka giydiriyorlar. Anlamı yani sebebi şu, “Bakın bu çocuk ailesiyle değil, tek başına okula gidiyor. Bunun sorumluluğu sizde, bunun sorumluluğu toplumda, bunun sorumluluğu mahallede. Herkes bu çocuğa sahip çıksın, bu çocuğu korusun.” Ve bu inanılmaz yaygınlaşıyor. Ve bir anda bakın, basit bir şey değil mi bu? Bir anda bir çocuk bütün Japon toplumunun çocuğu oluyor. Toplumsallık böyle olur, böyle bir şeydir. Yani şimdi odur, budur, liberalizmdir, sosyalizmdir, cart, curt, şu bu! Devlet şunu yapıyor, millet bunu yapmıyor, yok bilmem ne. Sen işte muhalefet gitti yani orası insanlar acı içinde tam anlattığın gibi bir gecede… Yani şimdi akşam Dostoyevski’nin çok güzel bir sözü vardır. Bir zamanlar TV’ne de atmıştım. Şeyin Suç ve Ceza’da, Marmeledov’un o düşkün adamın sarhoşken söylediği bir şey. Diyor ki; ‘akşam olunca herkesin gidecek bir evi olmalı’ diyor. Şimdi bu kadar normal koşullarda bile, bu kadar acı ve önemli bir şey iken, milyonlarca insan bir anda evsiz kaldı. Şimdi herkesi gidiyor oradan, gösteriler yapıyor, bir şeyler yapıyor, şu yapıyor, bu yapıyor. Ama bu kadar ortada kalamaz. Bu bu kadar belirsiz olamaz. Hükümet diyor ki, ben bunu yaptım. Cumhurbaşkanı’na gidiyor, açılış yaptım diyor. Bilmem ne büyük şehir belediye başkanı ya da muhalef liderleri gidiyor. Biz şunu yapacağız diyor, bunu yap… Bu bu kadar muğlak bir şey değil. Bu insanların sorunu net! Bu yıllarca işte bu halkın da asla ilgilenmediği beş yıllık kalkınma planlarının, on yıllık kalkınma planlarının, öngörüyle bir devletin, bir toplumun örgütlenmesiyle en başından beri yapılması gereken bir toplum… Tabii sen çalmasın, çırpmasın, çimentoyu bilmem ne yapmasın yıllardır, denetlememişsin filan… Şimdi benim üstüme yıkıyorsunuz, onun üstüne, senin üstüne yıkıyorsun. Beni niye izliyorsun ya? Ben ne bileyim yani. Benim bir devletim var, kurumlarım var. Onunla ilgili benim zaten hayatım kötü zaten. Benim hayatım çok sorunlu.

Bu kadar basit bir şey. Ama işte bu ülkenin, bu ülke böyle bir ülke. İyi yanından düşünüyorum. Bunu Dostoyevski ile çok yakından ilgilendiğim dönemlerde, Ruslar için geliştirdiğim bir düşünce ve gözlemdi. Hep böyle hani mesela Almanları ve Japonları iyi anlamda örnek verdim. Sonra bunlar, şüphe etmeye başladım. Japonlardan değil, Japonlar bence özel bir ulus. Yani onlardan hiçbir konuda asla şüphe etmem ama Alman aklından bazen şüphe ettiğim zamanlar oldu. Ulan dedim yani tamam Alman aklı her şeyi güzel yapıyorlar. İyi de ölümlü dünya yani. O da bir işe yaramıyor ki yani ölümün ve varoluşun karşısında yaptığını ettin. Ne oldu peki? Yani bunun karşısında Rusların o kendi topuklarına sıkarak kendi kendilerini yok ederek var etme şeyleri. O özellikle Dostoyevski kahramanlarında çok kendilerini gösteren bir şey. Benim ilgimi çekmeye başladı. Yani gerçekten dedim ölümün ve zamanın olduğu bir hayatta, bir dünyada yaşamın doğasının bu şekilde olduğu bir şeyde çok iyi fabrikalar, arabalar yapsan, çok iyi yaşasan ne olacak? Yani çok iyi bir devletin olsa, yani az önceki söylediklerimizin tam tersi olsa ne olacak? Nasıl olsa hepsi bir. En sonunda taklayız yani şey Orhan abinin dediği gibi (Orhan Gencebay değil). Bizim bir bakkal Orhan abi var, böyle derdi. Hakikaten taklayız. O zaman yani evet, yani şimdiki zamanda, şimdiki anda tabi ki bu iyi şeylerin bir değeri var. Ama geniş zamanda hiçbir değeri yok. Yani en sonunda sokakta yaşayan adamla, bilmem sarayda yaşayan adamla aynı kategoriye düşüyor. Ölümün eşitliği kendini gösteriyor. Onu şey yaparken Rusları, bunu fark ettim. Hakikaten bu adamlar şunu yapıyorlar, bir şey oluyor. Sonra mahvediyorlar kendilerini. Sonra bir kurtarıcı beklemeye başlıyorlar. Sonra gerçekten geliyor bir kurtarıcı. Deli Petro geliyor, o geliyor, bu geliyor. Lenin geliyor. En son işte Putin geldi yani… 92’deki Rusya’yı düşün. Acaba biz de bu saçmalıklarla, biz de bu tuhaflıklarla mı kendimizi var ediyoruz? Acaba bizim sırrımız da burada mı diye? Fakat tabi yani bir entelektüel olarak, felsefi olarak bunları düşünebilirsin ama pratikte tabi hiç öyle olmuyor. Çünkü pratikte -sözü oradan başladık, orada bitirelim- pratikte şu anda o Antakya’da evsiz kalan ya da işte çadırda kalan insanın su içmeye ihtiyacı var. Tamam, götüremiyoruz. Ama bir şekilde bu insanın madem parası var, en azından markete bakkala gittiği zaman bu insan su bulabilmeli… Suyu bulabilmeli yani. Bir kaşık yemeği, suyu bulabilmeli, zaman kazanabilmeli ki bu zaman değerli gitsin, çabuk gitsin. Mesela bir sene sonra bu insan bu yaşadıklarını hatırlamasın. Unutup şükreder hale gelsin. İyi bir devletin, iyi bir toplumun, sorumlu dayanışmacı -tırnak içinde tekrar söylüyorum- çünkü hayranım o insanlara. Japonların, Japonlar gibi olmaya ihtiyacı var. Bunu yapmak zorundayız. Onun dışında ne yapabilirim ki yani? Çok üzülüyorum, ne yapabilirim? Hatta üzülmemekle suçlanıyorum. Yani mesela diyor ki adam, “hiç bahsetmiyor. Bu konuda bir tweet atmıyor, bir şey demiyor.” Yani yapmadıklarınla suçlanmak… Bunu niye cevap vermiyorsun? Bunu niye bir şey yapmıyorsun? İşte bunlar -bir ara bir söylemiştim- yani sıradan faşizm. Birisi büyük ihtimalle de kendi suçunu örtmek için, kendi sahtekârlarını örtmek için, vatan sevgisi, millet sevgisi konusunda bağırıyor, çağırıyor. Geliyorsan sen niye bağırmıyorsun? Bağırmak bir yaşam dili değildir. Çünkü herkes bağırdığında kimse kimseyi duymaz. Niye bağırtıyorsun beni? Yani… Nasıl giriyor değil mi konular birbirine…
İyilik birbirine açmıyor yalnız. Kötülük birbirine açıyor. Korkunç olan da bu. Ya böyle benimle takılırsan böyle seni bile bezdiririm yani karamsarlığımla…
Ben bunu böyle gizemli hale getirmek istemiyorum yani. Ama böyle… Ben de bilmiyorum mesela şu anda ne olacak. Çünkü… İşte bir şey falan bu kadar fazla kafaya takıp sevdiğiniz zaman böyle bir saçma durum oluşuyor. Şimdi ben bilmiyorsam ne diyeceğim şimdi. Tamam. Çok uzadı. Yani iki sene falan oldu.
Hayat hakkında…
Çekimler başlıyor. İki sene olacak. Ama bir filmin şeyi var. Özellikle bu tip filmlerin zaten 12 -14 ay kurgusu sürdü. Yani bu tip filmler ne yazık ki öyle. Ama bu konuda abartmak istemediğimden dolayı bazı bilgiler vereyim, film epey bir zaman önce bitti aslında. Ama bir filmi bittikten sonra özellikle bu tip filmi hemen bir ay sonra vizyonu alıp sokamazsınız. Yani ben öyle ticari karşılığı olan herkesin böyle hani bu herkesin beklediği, filmini merak ettiği biri değilim. Yani o nedenle bu filmin kendini güçlü şekilde duyurması için önce festivallere, büyük festivallere, Avrupa festivallerine göndermek lazım. Oralardan birine seçildiği zaman onun bir havası oluyor. Biraz bunu düşünerek hani iyi ihtimaller düşünerek Mayıs Haziran’da falan olur mu acaba diyordum. Ama Berlin Film Festivali, Cannes Film Festivali filmi almadı. Dolayısıyla şimdi zaten Berlin geçti, Cannes da önümüzdeki günlerde… Dolayısıyla orada olmadı. Şimdi ben de istiyorum. Bir an önce girip ben de öbür projelerime ya da başka bir şeye bakayım. Şimdi en erken Eylül Ekim’i bekleyeceğiz. Çünkü şimdi bu yüzden bunu böyle şey de yapmak istemiyorum böyle. Çok insanlar şeyi anlatırdı. Ben hani biraz kibirli değilim ama hani gururlu bir insanım. Yani böyle cart bu piar işlerini falan bilip de böyle şey yapamıyorum. Yani yapmak istediğim zaman bile yapamıyorum. Dolayısıyla durum bu. Ama şunu söyleyebilirim. 3 saat 15 dakikalık. Bana göre ve şimdiye kadar izleyen hem yerli hem yabancı, yabancı derken festival seçicileri değil. Onlar sevmediler ki almadılar herhalde. Ama bu post prodüksiyon sırasında falan inanılmaz beğeniyorlar. Benim filmografimi bilenler en iyi filmim olduğunu söylüyor. Ben de inanılmaz etkileniyorum. Arada bir bakıyorum falan… Çok emek verdim yani hem senaryo aşamasına. Bir de zaten 20 -25 senelik geçmişe dönük bir hikayesi olan bir filmdi. Oyunculukları inanılmaz beğeniyorum. Bayağı iyi bir oyuncu kadrosu oldu.
Filmlerim aynı temaları, aynı hikayeleri, aynı meseleleri anlatmasına rağmen biri daha güçlü oluyor.
Hep aynı filmi çeken. Hep aynı şeyleri sayıklayan biriyim. Öyle büyük sürprizleri falan yok. Ama işte her film nedense aynı temaları, aynı hikayeleri, aynı meseleleri anlatmasına rağmen biri daha güçlü oluyor. Biri daha yakın geliyor, biri daha uzak geliyor. Bu da onların en sonuncusu ve en büyüğü galiba.
Kendimde olanı göstermek…
Ben yanlış anlaşılmalara mahkûm edilen biriyim. Bazı tipler var. Sinir oluyorlar bana. Bu filmi bekleyenler. Nerede film? Turşusunu mu kurdun? Yiyor musun? Ne yapıyorsun falan inanılmaz komik şeyler. Yani turşusunu mu kuracağım gerçekten bunun? Ben bunu insanlarla paylaşmak. Hatta daha ötesini söyleyeyim. Yani kendimde olanı göstermek. “Bakın ben ne kadar zeki bir adamım. Bende neler var. Ben ne kadar yetenekli bir adamım. Ben ne kadar cins bir adamım.” Bunları göstermek için de çekiyor olabilirim bu filmleri. Bunun da yani yaşam dediğimiz şey. Sosyallik dediğimiz şey. Biraz önce konunun altını çizmek istedim. Yaşam dediğimiz şey böyle bir şey. Tabii ki isterim. İstemez miyim fikirlerimi mümkün olduğu kadar çok insana anlatmak, filmlerimi mümkün olduğu kadar çok insanın izlemesi. Sorun bu değil. Sorun şu. Yani arzu ve istek olarak, niyet olarak bunlarla hiçbir zaman hiçbir problemim olmadı benim. Ama keşke o saçmalıklar, birçok saçmalık izleneceğine benim filmlerim izlensin yani en sıkıcısı bile bir şey söylemeye çalışıyor. Ama bu ilişkilerin kurulması, -tırnak içinde söylüyorum- alışveriş, şimdi hukuku, estetiği, ahlakı, zarafeti… Ben bazı şeyleri yapamam işte. Bir saattir anlatıyorum kendimi. Yani şunu yaparım, bunu yapamam diye. Bu da o yapamadıklarım. Şimdi nasıl şaklabanlık, yani bir filmin izlenirliği, bir filmin şeyi ya da bir insanın dinlenilirliği, şaklabanlığa bağlıysa yani ve ben gururlu bir insansam nasıl şaklabanlık yapayım. Nasıl şebeklik yapayım yani. Dolayısıyla ben kendimi kötü hissetmeyeyim. Eve gidince… Lan niye yaptın onu? Ne işin var orada gibi. Yeraltı’ndaki Muarem gibi pişmanlıklar içerisinde kıvrandırmasın beni. Kötü hissettirmesin. Bu konuda bu ülkede, bunu benden daha çok isteyen, çok az insan vardır. Hatta yoktur. Neden? Çünkü ben buna ömrümü verdim. Geceler boyunca herkes uyurken ben konuşuyorum. Hem de kimseyi bulamadığımda ki bulamıyorum genellikle. Kendimle konuşuyorum.Dolayısıyla bu projeleri nasıl duygularla yazıyorum, nasıl emekler veriyorum anlatamam. Mesela bu hayat, hatta işte 35 yıl olmuş ya, 35 yıl önce, Merzifon’un bir köyünün, bir yol kenarında, bir bakkal kızla, bakkal bekleyen bir kızla yaşadığım birkaç dakikalık bir durum. Ben bunu 35 yıl korumuşum bunu ya! 35 yılda insanlar gördükleri zulümleri unutuyorlar. Uğradıkları, işkenceleri unutuyorlar. Yaşadıkları, ihanetleri unutuyorlar. Ben bunu unutmamışım. 35 yıl taşımışım. “O kız, ne yapıyor acaba” diye…

“İstemediğim hiçbir şey yapmayı, yapmamayı öğrendim.”
Yani o yüzden, bu kadar emek verdiğim şeyleri, bu kadar düşündüğüm şeyleri, bu kadar süzdüğüm, incelte incelte yaptığım şeyleri ben herkesten çok paylaşmak isterim. Bu da işte, eninde sonunda, senin gibi bir insana rastladığım için buradayım işte yani.
Yani öyle, paralar, çıkarlar, onlar, bunlar, falan, onları zaten geçen… Onları hiç konuşmuyorum. Ben daha basit şeylerden bahsediyorum. En başında dedim ya, ben istemediğim hiçbir şey yapmayı, yapmamayı öğrendim. İstemiyorum ya, bu kadar basit. Arzularıma rağmen, deli gibi istememe rağmen bazı şeyleri istemiyorum. Yani bu böyle olmalı. Ha, bir şey olur, çok değerli bir şey uğruna, kızım uğruna, çok sevdiğim bir insan uğruna, bazen istemediğin şeyleri filan yaparsın. Öyle istisnalar filan… Ama böyle bu konuda, yani arzularımla ilgili, isteklerimle ilgili bile olsa, dünyanın en yakıcı arzusuna bile sahip olsam, bir şey istemiyorsam yapmam. Yani istemiyorsam, tırnak içinde söylüyorum, yani doğru bulmuyorsam, kendime yakıştırmıyorsam, yapmam.
Ne izliyor?
Netflix hesabım yok. Ama bir arkadaşım verdi, kaçak bir şey oradan izliyorum. Ama izlemiyorum. Yani ilk başlarda Roma’yı izleten adamlar, şimdi bana isimlerini söylemeyeyim. Yani dolayısıyla hani o mecralarda pek bir şey izlemiyorum. Çünkü inanılmaz boşum. Teknik olarak hiçbir iş yapmıyorum. Zaten hani birkaç yılda bir film çekmek dışında hiçbir iş yapmıyorum. İşte biraz önce bahsettim. Yani fotoğraf çekiyorum, geziyorum, yürüyorum. Haftada bu arada halı sahayı geçtim ama haftada üç gün. Hatta bazı günler dört gün oluyor. Beş gün üst üste oynadığımda oldu. Böyle çok basit bir gündelik hayatım var. 36 sene sigara içtikten sonra olan bir şey. Şimdi çok basit şeyler var. Ama bunlardan hani televizyon gibi şeylere çok vaktim de olmuyor. Bir de bunların üzerine özellikle de premier lig maçlarını koyarsak özellikle bu sezon asla kaçırmıyorum. Çok beğendiğim Colin Farrell’ın oynadığı o iki arkadaşın hikayesi (The Banshees of Inisherin) İrlanda’da geçen. Bana çok temiz ve mesele ettiği şeyin ve hikayesi itibariyle yani zaman zaman dedim ama çok etkilendim.

Durduk yere “ya ben senle konuşmuyorum” demesi falan… Bir de o parmak kesmelere filan… Hani böyle inandırıcılık sınırlarını aşmadan sürükleyebilmesi… O etkiledi. Arada bir güzel filmler çıkıyor. Genellikle bulunca o eski 60’ların, 70’lerin filmleri beni hala çok etkiliyor. Onun dışında aslında bayağı kuru ve yavan bir hayatım var.
“Roma sinema tarihinin en iyi filmi…”
Ama Roma bambaşka. Uzun zamandır şunu düşünüyorum. Hâlâ fikrim değişmiş değil. Büyük ihtimalle sinema tarihinin en iyi filmi.

En iyi filmlerinden biri demiyorum. Büyük ihtimalle yani Tarkovski’leri düşünüyorum, şehirleri düşünüyorum, bir de o yani Alfonso Cuarón… Onun o Gravity filmini çok beğenmiştim ama o herifin öyle bir film yapabileceğini hiç düşünmüyordum.
Paranın kimde olduğu belli aşağı yukarı ama imanın kimde olduğu belli de değil yani…
Bilmiyorum. Mesela sosyal içerikli film beğenen sosyalistler filan o filmi neden bu kadar es geçtiler anlamadım. Mesela emek hakkında iyi namuslu ve vicdanlı insanların yaşamın nasıl bel kemiği olduğu bu duvarın en sağlam tuğlası olduğunu, o hizmetçi kızın üzerinden inanılmaz anlatıyordu. Ve bütün hayatı dünyayı onun etrafından şekillendirip, bence inanılmaz bir filmdir, yani iki kere izledim. Bir daha izlemek istiyorum. Çok korkuyorum da bir taraftan. Acaba diyorum hani 3. 4. sıraya düşer mi? Stalker yine 1.
Diğer konular ağır mı geldi böyle olayı ya da yukarıdan tavsiye mi geldi? Konuları böyle biraz hafiflettin karanlık pesimist falan evet öyleyim doğru. Yani benim Nurhak diye bir arkadaşım var benim bu yanlarımla çok güzel dalga geçiyor. Son yıllarda fotoğraf yürüyüşlerinde bile çoğunlukla yanımda olan arkadaşım da yani kardeşim gibi biri bir gün Güngören’e gittik, annem hastalanmıştı sonra hastaneden çıktık o benim de çocukluğumun da değil yani gençliğimin geçtiği mahalli. Mezarlık var, onun yanında bir şeyler yiyelim diye çarşıya gidiyoruz, iki tane -ben bunu farkında değilim Nurhak sonra anlattı bana- iki tane yol ayrımına gelmişiz biri böyle daha normal bir yol, birisi de bayağı karanlık bir yol ben hiç şeysiz karanlık yola dalmışım o da tabi gelmiş sonra “sen” dedi “hakikaten denildiği gibisin” dedi “nasıl” dedim “o karanlık ve riskli yola girdin” dedi ama tabi işte bunun sebebi bu kadar heyecanlı ve mutlu biri yaşam sevinci olan biri olduğum için yani o nedenle bunları…
Öyle olsaydı ama işte Türkiye böyle kategorik bir ülke biraz önce toplumsal olarak çok zayıfladığımızdan bahsettim yani kötü olana zor olana… yani şimdi bir de şöyle okuyalım bunu, askere gidiyor eleman dönüyor diyorlar ki nasıldı? çok rahattım diyor orada. Hatta böyle çok şimdi güzel bir şey aklıma geldi, bir çocuğu okula göndermişler anası babası köyde yaşayan bir çocuğu, çocuk gitmiş de yatılı okul ilk dönem sonu gelmiş herkes toplanmış dedi, ilk defa bir çocuk o köyden yatılı okula şeyle gidiyor işte nasıldı oğlum okul filan? çok rahat demiş çocuk. sobanın yanında oturuyorum demiş yani şimdi böyle bir toplum… bu yani iyi olan her şeye kebap diyen bir toplum bu tabii şimdi birisi çıkıyor annesini sevemeyen annesinin ölümüne üzülemeyen ya da kimsenin benimseyemeyeceği, utanç verici durumlara kendini düşürdüğü için zevk alan bir adamın filmini yapıyor; bir de bu filmler üstüne az ışıklı karanlık olunca adımı böyle çıkarıyorlar. Şimdi tamam o zaman kim bakacak bu işlere? kim bakacak? bu insanları kim anlayacak? bunu bir gücü olan dirayeti olan yaşama sevince olan insanlar anlayıp kendinden kurtulmaya çalışan kendini bir kenara bırakabilen insanlar ancak benciller, çıkarcılar sürekli rahat ve iyi olanla ilgili toplumu bu şekilde suçlamak için değil toplumunu saflığından yapıyor ama pek çok insan da rahat düşkünü olduğu için kolaya kaçıyor. Dolayısıyla bütün ihale bana kalıyor.
Ben bir insanı benimsemeye çalışırken bir insanı tanımaya çalışırken bu kim olursa olsun ister arkadaşın ister sevgili ister başka biri bu böyle… İlk baktığım şey şudur yani bu insanın özü ve ateşi yani nasıl bir öz taşıyor nasıl bir ateşi var bu insanın bu olmazsa ondan sonraki deri yani bir insanı nitelik olarak ayıran şeyler bunlardır zaten. Bir toplumda herkes birbirinde aynı şeyi şikayet ediyorsa ilişkiler gerçek değil her şeyin altı boş. Sen de onun bir parçasısın bunun sebebi az önce söylemeye çalıştığım şey yani niceliğin şekilsel olanın tali olanın biçimsel olanın bu kadar ön plana çıkması. Niye? çünkü diğeri zor. Yani bu konuyla ilgili aklıma geldi çünkü özgürlük duygusu mesela…
“Özgürlük duygusu dünyanın en ağır duygudur.”
Özgürlük duygusu dünyanın en ağır duygudur. İnsanlar özgürlüğü hep keyfiyetle karıştırdığı için özgürlüğü keyfiyet zannettikleri için… Oysa özgürlük sorumluluktur ama bu bize bir şey bağışlanmış; bize bir güç bağışlanmış. Buna sahip çıkmak buna ben özetle şahsiyet diyorum. Mesela işte o senin nitelik dediğin şeyden bahsediyorum. Buna sahip çıkmak, bunu var etmek, bunu geliştirmek, bunu herkese karşı savunabilmek ve koruyabilmek gerçekten çok zor, çok zahmetli. Çünkü karşılığında çok rahat bir alternatif var. Hiç umursama, sarhoş ol; uyuştur kendini. E bu yüzden bunun ağırlığı yüzünden bunun zor olması yüzünden insanlar bu sahip oldukları özün, ateşin, özgürlüğün vekaletini bir an önce devredip bundan kurtulmak istiyorlar. Adam diyor ki; ben gerçekten bir işçiyle, bir Alman işçi hatırlıyorum, diyor ki umurumda değil diyor. Akşama kadar it gibi çalışıyorum diyor; eve geleyim diyor; biramı içeyim, dizimi seyredeyim, uyuyayım diyor. Adam için hayatının anlamını onlar zaten. Ben mesela uykusuzluktan kafayı yemek üzereyim yani neden? Bu düşünmek ama düşünmenin arkasındaki sebep ne, bu özgürlüğü sahip çıkıyorum bana bahşedilene yani konu biraz oradan çıktı. Bana bahsedilene yani bu muhakeme gücümü aklıma, içimde olup bitenlere sahip çıkmaya çalışıyorum; yani inanın bu düşünceleri şeye döksem, senaryolara döksem bir yerlerde danışmanlığa döksem böyle rahat bir hayat kurabilirim. Hayatımdan şikâyet etmiyorum bu arada. Yani çok şanslı olduğumu bu konularda da ve şükrettiğimi de söylüyorum ama diğeri yani o yüzden böyle olması çok normal çünkü nitelikli olan çünkü özü olan ateş olan insanı rahatsız ediyor. İnsanı sorumlu kılıyor, ona cevap verme ihtiyacı da hissediyorsun yani mesela bu yüzden kimse alınmasın, alınanlar da çok şey yapmasın ama böyle eski köy imamlarına benzedim ben. Bu yüzden böyle kimse mesela benim çok yakınımda olmak istemez. Bakmayın bu kadar çok insanın sevdiğine ettiğine niye çünkü hop diye bir laf ediyorum; bu benim için son derece doğru. Adam bundan rahatsız oluyor; niye çünkü o gündelik ritüelin gündelik alışkanlıkların o bizi rahat ettiren şeylerin dışında bir şey diyor. Ya bu cins diyor. Böyle insanlar zaten hep batar. O yüzden bu çok zahmetli bir şey o dediğin ve çok büyük de bir konu büyük de bir mesele hani programının ismi gibi öyle şeyleri insanları rahatsız eder. İnsanlar böyle kendini huzursuz edecek şeylere ilgi göstermek istemez oysa.
“Beşiktaş… Bu kadar masum bir ilişki kurduğum başka bir şey yok”
Bu konuya girersek sabaha kadar konuşabiliriz ama çoğu da boş konuşma. Neden? Benimki son derece kişisel. Ben de bilmiyorum fakat futbol Beşiktaş ama futbol oyununun bir parçası olarak Beşiktaş böyle ligten falan da bahsetmiyorum; beni temizliyor yani beni hayatta tutuyor. yani o kadar hamasileştirilmiş, o kadar bu taraftarlık meselesi böyle şey hale getirilmiş bir konu ki çoğu zaman artık konuşmak da anlatmak da istemiyorum ama özetle söyleyeyim vallahi bunlar olmasa ben böyle yani her zamanı işte bir de 60 yaşında yani her şeyi düşünür, her şeyi tartışabilirdim ama bu konu benim hem içimi temizliyor yani mesela hafta sonlarını heyecanla bekliyorum. Yani bunu yapabilecek çok başka şey yok; Bu kadar masum bir ilişki kurduğum başka bir şey de yok. O yüzden benimki biraz daha özellikli bir şey, herkesinki özelliklidir daha çocuksu bir şey hatta ergence. Zaten bu yüzden bu yaşımda olmama rağmen böyle ergen falan der bazı tipler bu kadar şey bi duygu, bu durum beni temizliyor. Beşiktaş maçını izlemeye oturduğum zaman her şey duruyor. Mesela bir de şöyle ifade edeyim Beşiktaş maçını izlerken çekirdek yemem. Yemek yemem, alkol zaten normalde de almam ama yani içmem asla. Hatta kimseyle izlemek bile istemem öyle ayin gibi izlerim; bilmiyorum. Hiçbir şeye o kadar sinirlenmiyorum artık yani takım kötü olduğunda hiçbir şeye bu kadar mutlu olmuyorum dünyanın en güzel şey Beşiktaş’ın attığı goldür. Rakip kaledeki goldür. Dünyanın en acı şeyi en kötü şeyi de Beşiktaş’ın kalesine giren goldür. Bir şey sonra dinliyorum kendimi ulan diyorum, nasıl bir şey ama bu işte hayat budur işte. Yani insanı hayatta tutan ertesi sabahı uyanma arzusu sağlayan böyle de bizim çocuklar işte. O maç günü Beşiktaş’ın maçı vardı o kadar iyi gelir ki bana o yani hayatlasın bir maçı daha izleyebiliyorsun yani şimdi bunlar popüler ve karşılığı olan işler olduğu için bunlar çok konuşuluyor, çok abartılıyor, çok şey oluyor benimki böyle daha içeriyorum. Öbürünü şimdi konuşurum, sabaha kadar konuşurum ama bu içtenlikle bu masumlukla, bu saflıkla olmaz orada doğru yanlış işte yani bu konulara kafa patlatmış bir adamın şeyleri bu konularda beni dinleyeceğini mesela Mehmet Demirkol’u filan dinle Ali Ece’yi dinle, Erdal Hoş’u dinle yani inanılmaz böyle mantıklı güzel… Benim özelim de farklı yoksa ne manyaklar tanıyorum ya bir adam bir kere tesadüfen kardeşi divanın altında olduğu için Beşiktaş yendi diye yıllarca kardeşini her maç bulup divanın altına sokup evet yani böyle manyaklar var. Yani Allah’tan benim öyle manyaklıklarım yok. Bu böyle bir şey; herkesin kendine özel şeyleri var, benimki burası bu yani.

“Fotoğrafın bambaşka bir gücü var…”
İnanılmaz gezmeye başladım bir dönem sigaranın etkisiyle. Sonra dedim ben bu gezdiğim inanılmaz şeylere tanık oluyorum, aklıma fotoğraf çekmek geldi. Zaten kızımla benim hiç çocukluğumdan fotoğrafım yoktur. O yüzden kızımı çekiyordum zaten o yüzden kızım böyle nefret eder. Bu yüzden çekmeye başladım sonra bunlar zaman içinde, 10 yıldan bahsediyorum yani 10-11 yıl tahminimce, 300-500 bin kare ve şu anda hani işte uğraştığım, editlediğim, renklerine baktım, kimisi anılarımın bir parçası gibi nedense tutuyorum onları. 20 bin kareye yakın fotoğraf oldu. İnanılmaz böyle geçmişe dönük olarak dönüp baktığım zaman şu anda bana en acı veren şeylerden biri, yani zaman duygusunu yani varken olmayanı varken yok olanı tanımlanamaz şeyinin en büyük ifadesi bu fotoğraf. Yani fotoğrafın bambaşka bir gücü varmış gerçekten. Şimdi zamanla hızla bu bir şeye dönüştü ve galiba hatta böyle bir ay içinde filan iki senelik bir uğraşın, iki senelik bir proje sonuçlanmaya doğru ama o kadar çok ertelendi ki hala tam emin olmadığım şeyler var.

Bayağı büyük ve görkemli bir sergi olmak üzere.
[1] TARİŞ Olayları https://www.evrensel.net/haber/371658/1980-taris-direnisinde-ne-oldu-isciler-ne-istedi-direnis-nasil-sonuclandi
