Whisky
Yönetmen Zeki Demirkubuz’un “izledikten sonra darmadağın oldum; bu filmi çeken kişi, bu farkındalıkla yaşayamaz, intihar eder” dediği Uruguay yapımı film Whisky hakkında sosyal medyada dolaşan kısa videosunu görünce merak ve heyecanla derhal izlemeye karar verdim. Demirkubuz’un öngörüsü doğru çıktı ve filmin iki yönetmeninden biri olan Uruguay’lı Juan Pablo Rebella filmi çektikten yaklaşık 3 yıl sonra 32 yaşında kendi yaşamına son verdi.[1]

“Bu filmi Slovenya’da izlemiştim. Çıktığımda otelin yolunu şaşırdım yani darmadağın oldum. 22-23 yaşlarında iki arkadaş çekmiş. Dedim ya bir insan bu yaşta yaşamın bu yanını bu denli farkındalıkla görür de bir de bunu anlatırsa bu insan yaşayamaz intihar eder dedim. Yemin ediyorum. Bir gün metroda dağıtımcı bir arkadaşımı gördüm, ya dedi o çocuklardan (yönetmenlerden) dominant ve belirleyici olan intihar etmiş”

2004 çıkışlı Juan Pablo Rebella ve Pablo Stoll tarafından yönetilen Uruguay / Arjantin / Almanya / İspanya ortak yapımı filmde küçük bir çorap imalathanesi çalıştıran Yahudi esnaf Jacobo Koller (Andrés Pazos), yanında çalışan ve bir anlamda Jacobo’nun eli ayağı olan Marta Acuña (Mirella Pascual) ve Jacobo’nun Brezilya’da yaşayan ve orada çorap imalatı ile uğraşan erkek kardeşi Herman Koller’in (Jorge Bolani) zaman zaman gülümseten, zaman zaman iç burkan birkaç günlük macerasını zeki bir dille anlatıyor.
Hikaye, üç kaybolmuş insanın hayattaki duruşlarını birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden aktarıyor. Hayatlarında daha önce profesyonel anlamda oyunculuk yapmamış 3 ana karakterin şaşırtıcı oyunculuklarıyla renklenen son derece samimi ve hayata dair çok şey söyleyen bir film olmuş. Günler ve anlar değişiyor ama sahneler hep aynı çünkü yaşananlar aynı. Tıpkı bugün gibi…
Demirkubuz’ın Hayat filminde Cem Davran’ın repliğinde belirttiği gibi: “Yani hep böyle…Hep aynı yerde. Ertesi gün ne olacağı belli bir şekilde, tekrar tekrar aynı şeyleri yaşayarak mı geçecek bir ömür diye. Sabah kalkıyorum bi bakıyorum sabah dünkü sabah. Dünkü sabah yarınki, o da ertesi yılda bir sabah. Öğlenler de öyle, akşamlar da öyle. Hele gece yatmadan önce…”
Belki de Demirkubuz kendinden bir şeyleri yakaladı filmde.
Yönetmenler filmin ilk yarısından başlayarak birçok sahneyi tekrar tekrar izlettiriyor. Hayatın tıpkı Jacobo Koller’in bozuk arabası gibi ve hep bir sıkıcılıkla gün gün tekrar ettiğini, farklı anlar ve günler olmasına rağmen planların nerdeyse aynı olduğunu, insanların hayatının hiç değişmediğini görüyoruz. İnsanlar bile her gün aynı saat ve dakikada aynı şeyleri söylüyor, aynı hareketleri yapıyorlar. Hayatları o kadar rutine binmiş ki birer robot misali davranıyorlar, rutini bozan en ufak bir aksama bile stor perdenin bozulması gibi) onları feci halde rahatsız ediyor. Jacobo’un langırt oynarkenki keyfini saymaz isek kardeşiyle aralarındaki diyaloglarda da en ufak insancıl bir yakınlık yok; Marta’nın küçükken kelimeleri tersten okuduğundan bahsetmesi tek renkli becerisi…
Konuşmalar işçi-işveren ekseninde sarf edilecek birkaç cümleden ibaret… Patron yokken radyo açılması aykırı bir lüksten sayılıyor. Ve ne oluyorsa bir karakter daha giriyor filme, Jacobo’un kardeşi…
İki zıt karakter olan Jacobo ve Herman’ın filmin sonunda ayrılırken birbirlerine verdikleri t-shirtlerdeki renk seçimlerinde bile iki kardeşin hayata bakışlarını yansıtıyor.
Jacobo’un fotoğraf karelerinde hissettiği yalnızlık, Marta’nın hayat dolu olan Herman’ın yanında kendini bulması, sonrasında tekrar kendiyle kalması…
O, hepsinin aksine sıcakkanlı, konuşkan ve enerjik… Jacobo’yu rahatsız ediyor enerjisiyle… Ve bir şeyler değişiyor. Filmin bazı kilit noktaları açıklanmadan izleyicinin hayal gücüne bırakılmış.
Marta’nın rol gereği de olsa parmağına alyansı takarkenki o bakışları ve sadece ‘viski’ derken gülebilen insanlar…
Varın eksik parçaları siz tamamlayın!
[1] “Genç Yönetmen Ölümü Seçti! Whisky filminin yönetmeni evinde ölü bulundu…”
